Mehmet Âkif Ersoy'u bilmek, anlamak

e-Posta Yazdır PDF

Naci BOSTANCI

Prof. Dr., Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi

Mehmet Âkif Ersoy, bu ülkede yaşayan herkes tarafından bilinen bir şairimizdir. Şüphesiz bu kadar yakından bilinmesinin birinci sebebi, istiklâl Marşımızın şairi oluşudur. Ancak Ersoy'un bilinmesini, yaygın bir şekilde sevilmesini sadece millî marşın şairi olmasına bağlamak ona haksızlık etmek olur. Osmanlı sonrasında yeni Cumhuriyetin kuruluşuna dair tarihin içinde Mehmet Âkif, Balıkesir'de, Kastamonu'da vermiş olduğu vaazlarla halkı irşad etmiş, aynı zamanda onları büyük mücadelenin saflarında toplamıştır.

Bu konuşma ve vaazlarda insanlara söylenen kuru ajitasyon replikleri değil, gündelik hayattan bir medeniyetin tüm kodlarına ilişkin kapsayıcı değerlendirmelerdir. Şairi dinleyenler, "düşmana karşı yürütülecek olan bu mücadelede" düşmanın sadece ülkemizi işgal eden yabancı güçler olmadığını, kimi zaman tembellik, basiretsizlik, öngörüsüzlük, kendi medeniyet köklerinden kopma, plansızlık, batıdaki teknik ve bilimsel gelişmelerden habersizlik olduğunu öğrenirler. Sadece Türk ve Müslüman olmak yetmemektedir, bu kimlik biçimlerinin içini medeniyetle doldurmak gerekmektedir.

Şairler, yaşadıkları ruh iklimi itibariyle kolektif kimliğin temsilini üstlenirler. Herkesin hissedip de anlatamadıklarını onlar dile getirirler ve halkın "işte bu," diye kendisini içinde bulduğu hissiyatı ortaya koyarlar. Âkif Ersoy, bu temsili hakkıyla, halk ruhunun derinliklerine nüfuz ederek yerine getirmiştir. Mehmet Âkif'e, şiir dili, temsil ettiği değerleri, arzuları, istekleri, aklı itibariyle halkın hissiyatını temsil özelliklerini kazandıran hiç şüphesiz yaşadığı hayat, bu hayatın zengin tecrübesi ile doğrudan doğruya kendisinin karakteri ve yüksek ahlâkıdır.

Biliyoruz ki, Mehmet Âkif Ersoy, 1873 yılında doğmuş, 1936 yılında Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Altmış üç yıllık bu ömür, Osmanlı İmparatorluğumun son dönemleriyle Cumhuriyetin ilk yıllarında geçmiş, bir devrin bir başka devre bağlanması sürecinin tüm çalkantılarından, fırtınalarından, hayal kırıklıklarından, ihtişamlı gerileyişinden, acılarından etkilenmiştir.

Bir yanda tarihin açıkça gösterdiği gibi bir dünya gücü olan Osmanlı gerçeğinin gerileyişi, zevale doğru ilerleyişi vardır; diğer yanda ise bunu durdurmak, tersine çevirmek, gücü, ihtişamı yeniden ihya etmek için okuryazarların, bürokrasinin, halkın müthiş bir görev, ahlâk duygusuyla çabalaması, akıllarını, birikimlerini her şeylerini ortaya koyma gayretleri vardır. Bunun, sadece ülkenin genel panoraması itibariyle değil aynı zamanda bu görevi üstlenenlerin kendi kişisel hayatları bakımından da ne kadar travmatik, ancak aynı zamanda "yüce görevlere" açık yanıyla umut dolu olduğu ortadadır.

Daha Mehmet Âkif dört yaşındayken Osmanlı Rus savaşı başlamış, sekiz yaşındayken duyunu umumiye ilân edilmiş, yirmi üç yaşındayken İttihat ve Terakki'ye halkla kitlesel ilişkiler kurması için imkân ve fırsat verecek şekilde Balkanlardaki acı gelişmeler yaşanmış, nihayet otuz beş yaşındayken II. Meşrutiyet ilân edilmiştir. Mehmet Âkif Ersoy, Osmanlıcılar, İslamcılar, Milliyetçiler, Türkçüler, batıcılar gibi çeşitli ekollerin ülkenin kurtuluşu için sundukları teklifleri, adeta birinci elden, olayların tarihî akışı içinde sıcağı sıcağına şahit olmuştur. Ülkenin haliyle sunulan çözüm yollarını mukayese etme, bunları yorumlama diyebileceğimiz akıl süreçlerinden olduğu kadar, en az bunlar kadar önemli olmak kaydıyla bu gelişmelerden ruhen derin şekilde etkilenmiştir. Âkif Ersoy'un şiirlerini, vaazlarını, nesirlerini, değerlendirirken, bunların arka planında çok hareketli bu tarihî panorama bulunduğunu unutmamak gerekir.

Bugünkü kuşaklar, Mehmet Âkif Ersoy denildiğinde, onun artik klişe haline gelmiş o resmini hatırlamaktadırlar. Çıplak bir baş, hüzünlü ve uzaklara dalmış gözler, temiz bir sakal, çileli bir yüz. Bu resim, sembollere dayalı olarak sürdürülen siyasal mücadeleler düşünüldüğünde, "gerici" diye tanımlanmak istenen profilden birçok özellik taşımaktadır. Özellikle sakalı, kimi çevrelerin "çember sakal" diyerek pejoratif anlamda kullanmaya çalıştıkları bir tanımlamaya uymaktadır. Tuhaf olan şudur ki, siyasal mücadelelerin semboller, şekiller, metaforlar üzerinden sürdürdükleri mücadeleler, geniş yığınları daha analitik bir şekilde olup bitenleri değerlendirmek, sembollerin sert kabuklarını kırarak arkasındakini görmek arzularını, isteklerini, daha da ötesi bu tür bir akletme yolunu önemli ölçüde zedelemektedir. Birçok konuda olduğu gibi, burada da, Âkif Ersoy'un resmini gören ortalama bir insan, bu resmin kendisine söylediği klişe senaryolar çerçevesinde düşünmekte ve belki İstiklâl Marşından öte bir şiirini doğru dürüst bilmediği halde onu anladığını, fikirlerini bildiğini var saymaktadır. Bu sadece Ersoy'un sakalına çember sakal diyerek onu belli bir yere oturtanlar için değil, kendisini bir şekilde Ersoy'a yakın gören kimi çevreler için de doğrudur. Onlar da duygusal yakınlığı onun fikirleri hakkında bilgi sahibi olmanın bir kriteri olarak almakta, kendi politik hikâyeleri etrafında bir Âkif tasavvur etmektedirler. Oysa Mehmet Âkif Ersoy, kendi yaşadığı tarihin bir parçasıdır, döneminin karakteristiğidir, klişe anlatılarla dünyasına nüfuz edilemeyecek bir sanat ve fikir adamıdır. Onu anlamak, şiirlerini, nesirlerini, konuşmalarını yerli yerine oturtmak için yaşadığı tarihi olduğu kadar, çok doğal olarak şiirlerini, yazılarını okumak, hayatının izini sürmek gerekir.

Mehmet Âkif Ersoy inançlı bir insandır. Fakat herhalde onun kadar softalığa, tembelliğe, batının bilim ve tekniğinden ders çıkartmamaya kızan, öfkelenen, bu cehalet ve içe kapalılık karşısında ortaya sert eleştiriler koyan birisini, klişeler üzerinden düşünen insanlar anlamakta zorlanacaklardır. Ersoy, dönemi fikir dünyasında etkili olan, özellikle Müslümanların dikkatle takip ettiği Cemaleddin Afganî ve Muhammed Abduh'u takdir ve tebrik ile anar. Çünkü Afganî ve onun tilmizi sayılabilecek Abduh, tıpkı Âkif gibi tembelliğe, cehalete karşı çıkmakta, Müslüman ümmetini uyanmaya davet etmekte, sömürülmeyi bir kader olmaktan çıkartacak olanın ancak bilim ve teknikte gerçekleştirilecek atılımlar olduğunu ifade etmektedirler. Âkif bu konuları hem şiirlerinde hem nesirlerinde yoğunlukla işlemiştir. Burada takip ettiği yöntemin, batıyı eleştirel bir şekilde okumak, olumlu ve olumsuz yanlarını ortaya koymak biçiminde olduğunu belirtmeliyiz. Batının özellikle sömürgeci yanı, bilim ve teknikten aldığı gücü haksızlık ve adaletsizlik istikametinde kullanması siyaseti şiddetle telin edilmekte ve ironik bir şekilde "tek dişi kalmış medeniyet canavarı" olarak tanımlanmaktadır. Ona göre batının iyi fikirleri bütünüyle kitaplardadır, kitapları aşarak hayatın konusu olamamıştır. Ama Müslümanlara düşen, batının kitaplarında olan bu güzel fikirleri alıp, kendi dünyaları, kendi medeniyetleri içinde hayata taşımaktır.

Mehmet Âkif'in şiirlerinde tüm canlılığıyla gerçek insanlar, düşkün insanlar, yokluk ve yoksulluk içinde yaşayan insanlar vardır. Onların evleri, elbiseleri, sırtlarındaki küfeleri, acıklı hayatları yürek burkan bir anlatımla dile getirilir. Yoksullarla adeta ruhanî bir dayanışma gösteren bu şiirleri onun yüksek vicdanının ve ahlâkının ifadesi olarak görmek gerekir. Şunu biliyoruz, Âkif sadece yazmamış, aynı zamanda savunduğu ahlâkın hayat içinde hakkını vermiş, nasıl düşünüyor ve konuşuyorsa öylece yaşamıştır. Kış mevsiminde kapısını çalan bir yoksula sırtındaki paltosunu vermesi hadisesini, bu manadaki insan sevgisinin, insana duyduğu saygının, ahlâkının ve vicdanının bir örnek olayı olarak görmek gerekir. Yine aynı şekilde istiklâl Marşı'nın yazılması aşamasında beş yüz TL olarak bildirilen ikramiye dolayısıyla önce yarışmaya şiir dahi göndermez. Sonradan Hamdullah Suphi Tanrıöver'in zorlaması ve ikramiye konusunda bunu kabul etmeyeceğine dair anlaşmanın sağlanmasıyla o şiiri yazdığı bilinmektedir. Yedi yüz kadar şiir içinden tartışılmaz bir şekilde Mehmet Âkif'in şiiri beğenilmiş, herkesin ayakta dinlediği bir oturumla istiklâl Marşımız olarak kabul edilmiştir. Âkif, bu şiirin milletimize ait olduğu inancıyla onu Safahat'a almamıştır. Böyle davranarak adeta milletin ortak ruhaniyetini temsil ettiği gerçeğinin bir kez daha altını çizmiş, milletten aldığını yine ona iade ettiğini düşünmüştür. Her şeyin ticarileştiği, metalaştığı, ahlâkî tavırların tarihî anekdot olarak görüldüğü günümüz dünyası için bu anlayış, bu incelik, bu zarafet herhalde üzerinde daha fazla düşünmemiz gereken bir örnek olaydır.

Kimi çevreler Âkif'in Cumhuriyetin kurulmasından sonra bir küskünlük ve kırgınlıkla Mısır'a gittiğini ifade etmektedirler. Bu görüşlere katılmak mümkün değildir. Onun milletine ve ülkesine hiçbir şekilde kırılmayacağının, küsmeyeceğinin sağlam delili doğrudan Safahat'ın kendisidir. Unutmayalım ki Mısır'a gittiği zamanlarda da kendisine devlet tarafından görev olarak verilen Kurân-ı Kerim'in tefsiriyle uğraşmaktadır. Fakat Âkif'in inceliği, mükemmeliyetçi tutumu sebebiyle yavaş yürüyen çalışma sonucuna ulaşamamış, hastalığının ortaya çıkmasıyla da tamamlanamamıştır. Hasta olduktan sonra İstanbul'a gelmiş nihayet burada, vatan topraklarında ebedî hayata intikal etmiştir.

Eşin var âşiyanın var, baharın var ki beklerdin

Kıyametler koparmak neydi ey bülbül nedir derdin,

diye başlayan, Bülbül şiirinin,

Şu Boğaz harbi nedir, var mı ki dünyada eşi

En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,

diye başlayan Çanakkale şiirinin ve daha nice şiirlerin şairi Mehmet Âkif Ersoy 1936 yılında Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Geriye şiir dünyamızda "yedi kandilli süreyyayı uzatsam da oradan", diyen, "ancak Bedr'in aslanları bu kadar şanlı idi", diyen, "sana âguşunu açmış duruyor Peygamber", diyen mısraların bu mert, bu cesur, bu yürekli şairinin ölmez sedası kalmıştır. Milletin her bir ferdi yeniden ve yeniden bu şiirleri okurken sesini Mehmet Âkif Ersoy'un sesiyle ve yüreğiyle birleştirdiğini bilmekte, şiirin dili üzerinden bu milletin kolektif ruhaniyetine bir kez daha dokunmaktadır.

tybbl

Telefon: 0312 232 05 71 - 72

Adres: Sümer 1. Sok. No:11 Kızılay/Ankara

E-posta: tyb@tyb.org.tr